05 Aralık, 2005

Bertholt Brecht



Kavga başlayınca ateşin ağzında duranlara

Artık açmalı gözünü
kavgada ateşin ağzında duran,
başkası savunurken davasını
...............seyirci kalan kalan kişi
...............artık açmalı gözünü
Katılmamış da olsa kavgaya,
sonunda paylaşacak bozgunu.
Bir kenarda durmak falan boş,
ne yapsa kaçamayacak kavgadan.

Kendi davası için dövüşmeyen
dövüşecek düşmanın davası için./B.B

01 Aralık, 2005

İçel'de sergi

........................................................... grafik düzenleme/ömer lütfü eltan



İçel Sanat Kulubü ve üyesi olduğum Ressam Ev gurubunun ortaklaşa düzenlediği "sokak çocukları yararına" düzenlenen resim-seramik-heykel-ebru-fotoğraf sergisi 19-25 Aralık 2005 tarihleri arasında İçel'de sanatseverlerle buluşuyor. Sergiye bir eserle katılamadım, ancak afiş düzenlememi kullanma nezaketi gösteren sergi komitesine de ayrıca şükranlarımı iletirim.

25 Kasım, 2005

Picasso İstanbul'da

Herhalde bilmeyen kalmamıştır ama, yeri geldi, ben de buradan yeniden haber vereyim. Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), 24 Kasım 2005-26 Mart 2006 tarihleri arasında Pablo Picasso’nun eserlerine ev sahipliği yapacak. “Picasso İstanbul’da” başlıklı sergide, aralarında ressamın İspanya’daki ilk gençlik yıllarına ait çizimlerin de bulunduğu, tüm dönemlerini kapsayan 135 eser bulunuyor. Paris ve Barselona’daki Picasso müzelerinden, Musée d’art moderne Lille Métropole’den, FABA’dan (Fundación Almine Bernard Ruiz – Picasso para el Arte) ve aile koleksiyonlarından, Picasso’nun torunu Bernard Ruiz-Picasso tarafından seçilen eserler, müzede kronolojik ve retrospektif bir kaygıyla sergileniyor. Sabancı Holding’in desteğiyle düzenlenen sergide, sanatçının çalıştığı stüdyoların ve yakın çevresindeki kişilerin, ünlü fotoğrafçılar tarafından çekilen fotoğrafları da bulunuyor. Sergi ve katalog çalışmaları, Picasso biyografisti Marilyn McCully tarafından yapılmış. Sergi için hazırlanan katalogda, John Richardson ve Michel Leiris gibi uzmanlar tarafından kaleme alınan metinler yer alıyor. Bu anlamda Türkçe ve İngilizce olarak hazırlanan katalog, Picasso bibliyografyası adına Türkiye kültürünün önemli bir kazanımı olmaya şimdiden aday. Sakıp Sabancı Müzesi, sergi boyunca düzenleyeceği seminer ve film gösterimleriyle de, ziyaretçilere Picasso’yu daha yakından tanıtmayı hedefliyor.
Bu anlamda Türkiye’deki ‘kültür endüstrisi’nin tatlı rekabeti, Pera Müzesi, İstanbul Modern, Platform Garanti veya Proje 4L gibi galeri, sanat merkezi ve müzelerin profesyonellik ve prestij çıtasını yükselten devasa bütçeli ve içerikli ‘birinci mevkî’ sergilerle, katlanarak artıyor. Yakın geçmişten bu güne, Max Ernst, Andy Warhol, Georg Baselitz, Salvador Dali, Tracey Emin ve Joseph Beuys ya da Jean Dubuffet gibi nice sanat ‘yıldızlarının’ özgün eserlerini ülkeye taşıyan bu sergiler zinciri, izleyicilerin kültürel birikimini zenginleştirmekle kalmayıp, hazırlık aşamalarında olduğu gibi, müzeleri, medyayı ve hatta halkla ilişkiler kurumunu bile reform düzeyinde yeni uygulamalara sevk edebiliyor. Kurumların ve sergilerin açılışlarını takiben karşı karşıya kaldıkları kültürel eğitim sorumluluğu, bugüne kadar rastlamadığımız kimi yeni maddeleri de beraberinde getiriyor. SSM’deki sergi, eserlerin önünde duracak göz ve beyinleri çıplak, kimsesiz bırakmamak için elden gelen herşeyin düşünüldüğü, pedagojik ve didaktik tasarımıyla da adının değerini hak ediyor. Sergi süresince çocuklara ve öğrencilere yönelik eğitimler özellikle dikkat çekiyor. Yine sergi kapsamında, duyma zorluğu çeken ziyaretçiler için işaretle anlatım yapılması ve görme zorluğu çeken ziyaretçiler için de çok büyük harflerle yazılmış bilgi notları, kör alfabesi ile yazılmış broşürlerin hazırlanması, Türkiye deki sanat odaklarının kültürel eğitim sorumluluğunun vadettiği eşitlik anlayışını baştan aşağı değiştirecek, reformist bir tavrın apaçık işaretleri de sayılmalı. Yine haber verelim; ziyaretçiler sergiyi gezerken, kulaklıkla bilgilendirme de mümkün.
Gelelim serginin içeriğine: Merhum işadamı Sakıp Sabancı’nın ‘Öyle bir müze yapalım ki, içinde Picasso bile sergilenebilsin’ vecizesine sahip çıkan yeğeni, Sabancı Holding ve SSM Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’nın yakın zaman önce genişlettiği müze vesilesiyle kanıtladığı azim ve güvenilirlik referansı sayesinde Picasso ailesi fertlerinden ‘vizeyi’ alabilen sergide, ustanın özel aile koleksiyonundan 116, Paris'teki Picasso Müzesi'nden 3, Barselona'daki Picasso Müzesi'nden 8, Musee D'art Moderne Lille Metropole'den 1 ve FABA'dan 7 (Fundacion Almine Bernard Ruiz-Picasso Para El Arte) olmak üzere toplam 135 yapıt ilk defa izleyiciyi selamlıyor. Yine, farklı bir envanter sunmak adına aynı sergi, 51 yağlıboya, 47 çizim, 13 seramik, 12 heykel, 8 gravür, 2 taşbaskı ve 2 duvar halısından oluşuyor. Ya da başka bir sıralamayla etkinlikte, Picasso'nun İspanya'daki ilk gençlik yıllarına ait çizimler, deneysel heykel, seramik ve baskı çalışmaları yer alırken, sanatçının Kübizm dönemi ile beraber bugün ‘Modern sanat tarihini de başlattığı’ ifade edilen Avignonlu Kadınlar isimli başyapıtına giden yolda ürettiği bir suluboya eskiz ile, aynı tablodan hareketle 1958 yılında yapılan bir duvar halısı da, Emirgân’daki müzenin soluduğu İstanbul peyzajına tüm kasvetiyle işlemiş bulunuyor. Serginin öne çıkan diğer yapıtları arasında ise, Picasso’nun ilk sevgililerinden Fernande Olivier’in mirası sayılan 1906 tarihli bronz bir büst, yine sanatçının ilk eşi Olga’yı Juan-les-Pins döneminden günümüze betimleyen, 1924 tarihli, yağlıboya, kum ve kömürden menkul tekniğiyle unutulmaz bir portre ve çıplak, mor bir nü ile ‘Siesta’yı bir kere daha tarif eden, 1932 yılı Ağustos’unun sıcak kokusuyla yüklü Marie-Therese’nin temel alındığı bir tablo başı çekiyor. Yine, sergide ‘gizlenen’ erken dönem, 1899 tarihli Picasso otoportresini veya öteki otoportre etütleri olduğu kadar, 1915 tarihli ‘Vittel şişesi ile ölüdoğa’ adlı Kübist mücevheri keşfetmek ve onunla kesişmek ise, galiba izleyicinin boynunun borcu olacağa benziyor…
Bu kadar malumattan sonra Picasso ile tanışmaya gönüllüyseniz, -ki bu sergiyi izlemek için İstanbul'da olacağım-, en iyisi onu, İstanbul’da, kendi sözleriyle karşılamak olacak sanırım: “…Ben başkaları adına görürüm. Başka deyişle, bana kendini zorla kabul ettiren anî görüleri tuvale geçiririm. Tuvale ne koyacağımı önceden bilmem, hangi renkleri kullanacağıma ise hiç karar veremem. Çalışırken, tuvalde neyin resmini yaptığımın hiç farkında değilimdir. Yeni bir resme her başlayışımda kendimi boşluğa atıyormuşum gibi bir duyguya kapılırım. Ayaklarımın üstüne düşüp düşmeyeceğimi hiçbir zaman bilemem. Yaptığım şeyin etkisini değerlendirmeye ancak daha sonra başlayabilirim.”

Herkes izlesin. Kaçırılacak fırsat değil. Ben izleyeceğim de.

24 Kasım, 2005

Öğretmenlerime

Siz öğretmenlerimiz birer "SEVGI ELÇİLERİ” siniz. Sınıfta yaşama sevinci, Toplumda huzur, Ülkede Barış ve Demokratlığın simgesisiniz. Bugünlere bizleri getiren o yüce insanlar, ellerinizden öpüyorum. Gününüz kutlu olsun.

01 Kasım, 2005

Fransa ektiğini biçiyor

Paris’in varoşları ayakta! Acımasız neo liberal politikalarla yoksulluğun pençesinde kıvranan insanlara, uyguladıkları ekonomik politikalar sonucu yaratmış oldukları sosyal dışlanma yetmezmiş gibi, bir de kaba milliyetçi / şoven bir söylemle şiddeti mubah gören Fransa Hükümeti ve onun ırkçı eğilimli İçişleri Bakanı, Fransa halkını kışkırtmak, polisi kitlelerin üzerine salmak için aradığı fırsatı yakalamanın telaşıyla davranırken, hiç beklemediği bir tepkisellikle karşılaştı. Bunu iyi irdelemek gerek.
Bu, ısrarla sürdürülen yıkıcı politikalara karşı yoksulların bir direnişidir. Bu direniş yaşamlarının her anını kuşatan şiddete karşı, hayatlarını esir alan, hatta onu yok etmeye kalkışmış anlayışa karşı yeni bir siyasetin dünya sahnesine çıkma anıdır. Hızla Avrupa’nın bir çok kentine yayılan direniş, önümüzdeki dönem önemli gelişmelerin habercisidir. Ortaya çıkan araba yakmalarını şiddet olarak yorumlayıp, yoksunluğun tepkiselliğini barbarlık olarak niteleyenlere ‘barbarlar’ıyla yüzleşmelerinin vaktinin geldiği şimdi hatırlatılmalı…Hatırlarsak 1955 te 1 milyon Cezayirli öldürdüler.. 1996 da Tittuları birbirine kırdırdılar ve 1 milyona yakın insan öldürdüler...Kim cani ortada..
Yoksulların, kadınların, çocukların, emekçilerin yıllardır çıkan feryatlarına kulaklarını tıkayanlar, Afrika’nın, Latin Amerika’nın, Uzak Doğu’nun acımasız sömürü görüntülerine duyarsız kalanlar, şimdi beklemedikleri bir anda, yanı başlarında fırtınanın uğultusunu işitiyorlar.
Öfke selinin başlangıcı sayılabilecek isyanların göçmenlerin yaşadığı varoşlardan başlaması kadar doğal bir şey olamaz. Kendi yaşam alanlarından dünya kapitalist sisteminin aşırı sömürü mekanizmaları sonucu kopmuş, göç etmek zorunda kalmış insanların geldikleri yeni yaşam alanlarında ‘üçüncü sınıf’ insan muamelesine tabi tutulması, bu da yetmezmiş gibi şiddete maruz kalmaları, gördüğümüz isyanları onları yok sayanlara karşı varolduklarının bir dışavurumudur
Bu acımasız şiddete ve dayanılmaz yoksulluğa öfkelenmeden durmak, bu yıkıcı, yok edici sisteme sessiz kalmak insanlık onuruyla bağdaşabilir bir şey değil. Şiddet ve yoksulluk yaratan bu sisteme karşı Dünyanın her yerinde sürdürülen haklı direnişlerin tüm Dünya’da başka bir yaşamı mümkün kılma kararlılığının önemli adımları olduğunu bilelim ve onların şiddetine karşı halkın direnişinin onların şiddet tuzaklarına düşmeksizin sürdürülmesi gerektiğine inanalım ve inandıralım.

09 Ekim, 2005

Gül Yaprağı

Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.....

05 Ekim, 2005

Tipografi üzerine

...yeni kitabımdan alıntılar/
Her insanın yaşamında harflerin ve yazıların mutlaka bir yeri vardır. Bu konuda bazılarımız şüphesiz daha bilinçliyiz. 1456'da matbaanın icadından ve daha sonra bilgisayarın oluşumundan bu yana pek çok değişiklik meydana gelmiştir. Son iki yüzyılda tipografinin gelişimi hız kazanmış, bu süre içinde yazı karakterlerinin yapılarında ve boyutlarında müthiş bir degişim olmuştur. Değişim halen devam etmektedir.
Fontların bu müthiş istilası yazı kullanımını kolaylaştırmıştır. Artık istediğiniz fontu bilgisayarınıza indirerek sahip olabiliyorsunuz. Fakat daha sonra önemli bir sorunla, kalite problemiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Sunulan harflerin sadece küçük bir bölümü güzel. Halkın iyiyi kötüden ayıramaması ise bir başka sorun. Kolay bir yol olarak sürekli bilgisayar kullanılması beraberinde başka problemler getirmektedir.
Tipografide çok sayıda kural ve onları uygulamak için çeşitli yollar vardır.Hataları görmek için eğitimli ve çok pratik yapmış bir göze her zaman ihtiyaç vardır, çünkü bilgisayar bir tanrı değildir.
O bize yardım eder fakat mükemmel değildir. Altın kural 'doğru olması değil, doğru görünmesi gerekir'dir. Bunu ancak tipografi ile ilgiliyseniz görebilirsiniz. İşte bu noktada yazının gerçek uzmanı bir amatörden ayrılabilir. İnanın hemen hemen her gün çok sayıda yanlış tipografik metinle karşılaşıyoruz.
Tipografinin karşı karşıya kaldığı en büyük sorun harflerin kapalı ve açık alanları arasındaki dengedir. Bunun bir düzenlemedeki yanlış uygulaması, resim ve yazıyı daha karmaşık hale getirmektedir. Yazı ve resim uyum içinde olmalıdır.
Tipografik bir düzenleme kompozisyona yardım edecek bir imaj da yoktur. Onu sadece harflerin gücüyle oluşturmak zorundasınız. Harfler gerçek hayatın referanslarıdır. Kişiliği, karakteri yansıtır. Bu yansımayı el yazımızda görebiliriz.
Grafolojiye fazlasıyla inanırım. Elyazısı kişiliğimizi en iyi yansıtan ve oldukça zengin bir göstergedir. Buna konuda verilebilecek en iyi örnek kendine has müsveddeleri ile Leonardo da Vinci'dir.
Ne acınacak şey ki bilgisayarın istilası karşısında giderek el yazımızı, dolayısıyla da kimliğimizi kaybediyoruz.

15 Eylül, 2005

Hayat

Hayat akıp giderken...
Siz siz olun, bugün aklınızdan geçen güzellikleri asla yarına bırakmayın..
Ne yapacaksanız, hemen, ama hemen şimdi yapın...
Çiçek mi sulayacaksınız, sulayın...
Kitap mı okuyacaksınız, okuyun...
Sinemada çok beğendiğiniz bir film mi var, hemen gidin seyredin...
Sevgilinizi öpmek mi istiyorsunuz, hemen öpün...
Bir yakınınızı aramak mi istiyorsunuz?
Sarılın telofona ve hemen arayın...
Yiyin, için, şarkı söyleyin, dans edin...
Ama, ne yapacaksanız, hemen yapın...
Çünkü siz bugün bugünü yaşıyorsunuz..
Ve yarını da yaşayacağınıza dair hiç bir kontratınız yok.
Geçtiğimiz gün bir mezarlık ziyaretine gitmiştim...Orada, aramızdan zamanlı veya zamansız ayrılan 7'den 70'e çok sayıda insan sessizce yatıyordu...
Orada yatanlar sadece bedenler değildi..Ertelenmiş mutlardı...
Söylenmemiş sözlerdi...Yarım bırakılmış işlerdi, sevgilerdi... Evet, evet...Kimbilir onlar hayata veda ettikleri sırada neleri yarım bırakmışlardı?
Kimisi, "Tamam, onu kırdım, ama nasılsa yarın gönlünü alırım" diyordu...
Kimisi, "Adam sen de, bu konsere bir dahaki sefere giderim" demişti...
Kimisi de "Tatile haftaya çıkarım, hele şu işi de halledeyim" diye düşünüyordu.
Ve onlar hiçbiri, düşündüklerini yapamadı...
Belki bir küçük çocuk babasından gelecek bisikleti bekliyordu...
Adamsa "Bu akşam yorgunum, yarın alır giderim" diye düşünmüştü... Ve o çocuk bisiklete binemedi...
İtiraf etmeliyiz ki bizler; belki iyi, belki kötü, ama çok yanlış yaşıyoruz...
Hepimizin hayatı, yarınlara bırakılmış işlerle, ertelenmiş umutlarla dolu...
Çalışıyoruz, çalışıyoruz...
Hayatın tüm güzel renklerini ellerimizle itiyoruz...
Ve de, sanki tüm yarınlar bizimmiş gibi, hayaller kurup duruyoruz...
Sevinçleri, mutlulukları, hep sonraya bırakıyoruz...
Bizler var ya, bizler... İnanın çok yanlış yaşıyoruz...

Yaşamın çizgisi

Sanatın çizgi ile başladığı gerçektir, yaşamın da. Yaşamın çizgisi, sanatın çizgisi kadar önemlidir bu nedenle. Göz nesneyi görürken el çizgiyi gerçekleştirir. Ya yüreğin gerçekleştirdiği çizgiler; karmaşık, sade, sık, seyrek, ince, kalın… Hayallerin çizgisi yaşamın çizgisine dönüşürken kazandırdığı ya da yitirdiği değerleri ile çizgi, nesneyi görme biçimine dönüşür. Çizgi; iki gözün bakışında saklı olan. Bakışın sıcaklığında eriyen ya da soğukluğunda kalın siyah bir görselliğe dönüşen. Yaşamımızdaki noktalar yan yana gelip yeni biçimiyle çizgi olup bir yol izler, uzun ya da kısa olan. Nokta konulup bitiyor mu? Hayır yaşam tek nokta değil ki, bir çok nokta. Bazen yan yana gelip sıralanan bazen yumağa dönen ilişkilerin içinde yer alan. Nokta, yan yana dizilerek uzarken çizgiyi oluşturuyor, insanların birlik olup değiştirebildikleri şeyler gibi, bir biçim yan yana geldiğinde başka biçimler ürüyor. Çizgi sınırları belirleyen oluveriyor. Doğada çeşitli çizgisel yapıyla karşılaşırız. İnsanların çizdiği çizgi, salt kağıda değil kalemle. Yaşamına çektiği çizgi. Farklı, siyah, gri ya da renkli olan. Önemli olan çizginin zengin verilerinden yararlanmaktır, bilinçli bir şekilde ve sevgiyle. Çizginin şekilleri ve birbiriyle olan ilintisinden doğan farklılık bizde değişik etkiler bırakır. Hareket, durgunluk, derinlik vs. gibi.Çizginin biçimi; doğru, dalgalı, eğri, kırık, sürekli, kesik. İlişkilere bakalım çizginin bu biçimlerinden göreceğimiz çok şeyler olacaktır. Çizginin konumu yönünden bakarsak yatay, eğik, düşey olarak sunulması da farklı etkiler yaratır. Yatay hareketsizliğin, düşey devinimin göstergesidir. Yataydan dikeye geçerken devinim yada durağanlık siyahla beyaza geçerken arasındaki gri tonların gittikçe açılması ya da tam tersi koyulması gibidir. Yön, doğrultuda tasarımda önemli ögedir. Kırık çizgi sertliği dalgalı, eğri çizgiler; yumuşaklığı çağrıştırır. Yumuşak kavisler sakinliği, ani kırılmalar coşkuyu yaşatır insana. Düz, paralel, yatay çizgiler; durağanlığı, dikey çizgiler; hareketi, kırık çizgiler; karmaşayı, sıklaşan seyrekleşen çizgiler; ritmi oluştururlar. Birbiriyle ilişkili, belli sistemlerle kalınlaşan, incelen, uzaklaşan, yaklaşan, uzayan, kısalan çizgiler yüzeye optik bir hareket kazandırır. Aynen yinelenen çizgiler monotonluğu beraberinde getirir. Çizgi görsel düzende hareketi, dengeyi, dokuyu, zıtlığı, bütünlüğü, parçayı oluşturur. Çizgilerin biçimleri ve birbiriyle olan ilintileri bizde farklı etkiler uyandırır. Önemli olan bu duyumun sanatsal bağlamda doğru değerlendirilmesi ve yaratıcı bir tasarımla olgunlaştırılmasıdır. Aynı şeyler yaşamda da geçerlidir. Doğru değerlendirme ve doğru seçim çizgisinde olabilmek. Bir de çizgi yanında olanlarla değer kazanır ya da kaybeder, her şeyde olduğu gibi. Değeriniz yanındakilerle, seçtiklerinizle artar ya da eksilir.

Doğaya baktığımızda çizgisel etki bırakan bir hayli biçime, yapıya rastlarız. Ağaç gövdeleri, dalları, zebranın çizgileri, otlar, yaprağın damarları, yaşlı derideki kırışıklıklar, buğday başakları, kedinin bıyıkları, iskelet, kemikler, ahşap dokular, mısır püskülleri, çınar, kirazın sapı, pırasa, pazı, lahananın damarları, trafik çizgileri hani pek uymadığımız dünyada trafik kazalarındaki öncülüğümüze neden olan. Teller, direkler, kıvrıla kıvrıla uzanan yollar, bizi sevdiklerimizden ayıran ya da buluşturan. Tarla sınırları, hani mülkiyetin sınırı olan çizgi. Sürülen tarla, böylece berekete açılan çizgiler. Kumaşlar, bizi ısıtan çizgisiyle. Çıtalar, yükseltilebilen. “Başarı çıtanı yükselt” diyebileceğimiz. Doğanın çizgisine bakalım, o çizginin neresindeyiz?

Yaşama baktığımızda; Çağdaş çizgi, yaşamı sarmalayan çizgi, özgün çizgi, bakışımızın çizgisi, duygularımıza göre sinirlerimizin oluşturduğu değişen çizgi, resmi, yazıyı oluşturan çizgi, resmiyeti ya da samimiyeti oluşturan çizgi, derinliğin çizgisi, sınırların çizgisi. Hani kırıldığınızda kalınlaşan, sevdiğinizde eriyen çizgi. Özgürlüğün çizgisi, aydınlanmanın çizgisi. “… çizgisinden bakacak olursak” dediğimiz cümlemize katkısı olan, eşlik eden çizgi. Gücümüzü gösteren kelimelerimize yaşam veren çizgi. Sevginizin çizgisi ne renk, hiç düşündünüz mü? Ya güç çizginizin kalınlığı ya da başkalarına uzanan çizginizin yumuşaklığı veya sertliği ne durumda, ne ölçüde baktınız mı?

Sanata bakalım; Işık; her şeyi görmemize yarayan, aralarından uzanıp bize gelen çizgiyle ısıtan, Işık demeti. Ve çizgi; başı sonu belli olan, Işıkla belirginleşen, karanlıkta eriyen, kesişen, bir noktaya bağlı, dolaylı, paralel olan, farklı aralıklarla yinelenen, şekli sınırlayan, belirleyen, kısalan, uzayan, kalınlaşan, incelen, eğrilen, kırılan, serbest, dolduran, tarayan, derinlik, boşluk duygusu yaratan, doku oluşturan, sıklaşan, seyrekleşen, biçimlerin iç yapılarını belirleyen çizgiler. Daha bir çok sistem ekleyebiliriz çizgilere. Geriye tüm bunları sanatta ve yaşamda güzel, doğru iyi kullanmak kalıyor. Bir kere daha dönüp baktık mı içimize, ne gördük çizgilerimizde?

24 Ağustos, 2005

Hoşgeldin Hırsız


Geçen sene yine bu aylarda evimi ziyaret eden hırsız sene-i devriyesinde aynı tarihte bir kez daha uğramak nezaketini gösterdi. Geçen sene Nikon marka digital cameramı ve Cep telefonumu alan şahıs cüzdanımı, kimliklerimi, 500 doları, saatimi ve arabanın anahtarını alıp kayıplara karıştı. Hemen arabanın 4 kilidini birden değiştirdim sigorta şirketim sayesinde ama hırsızıma seneye ne ikram edeceğim diye düşünüyorum. Seneye görüşmek üzere sevgili Thief!..